Hicretten bir yıl evvel Receb-i Şerif ayının 27. Gecesiydi ve yüce peygambere Hz. Cebrail bu sefer farklı bir şey için gelmişti.

Rabbinden aldığını getirmesiyle bilinen Cibril-i Emin, bu kez getirmek için değil, götürmek için gelmişti. Yüce Allah, Kutlu risalet görevini yaparken en yakınlarını kaybetmenin hüznüyle yanıp kavrulan ve yüreği yorgun düşen Resulünü huzuruna almak ve rahatlatmak istiyordu.

Müşriklere karşı kendisine kol kanat geren amcası Ebû Talip’i kaybetmenin şokunu henüz atlatamayan peygamber, imanla ilk şereflenen, sâdık ve vefâkar yâri Hz. Hatice’yi de toprağa vermişti. Müşriklerin acımasız işkenceleri ve boykotlarının ardından yaşadığı hüzün verici bu yıl “Senetü’l-Hüzn” olarak isimlendirilmişti. Daralan gönülleri rahatlatacak ve peygamberinin yüreğine su serpecek olan yüce Rabbi, onu huzuruna çağırmıştı. Burâk isimli özel vasıta ile Rasulünü önce Mescid-i Aksaya, oradan da yedi kat göğe seyahate çıkarmıştı.

Kur’an-ı Kerimin ifadeleriyle; “Bir gece kendisine bazı ayetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ın şanı ne yücedir! O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” (İsrâ, 1) şeklinde anlatılan bu seyahat, çevresi mübarek kılınan ve Müslümanların ilk kıblesi olma şerefini taşıyan Mescid-i Aksada kılınan namazın ardından başlamıştı. Allah’ın eşsiz kudretiyle dönen hudutsuz galaksiler ve gök cisimlerinin fevkine çıkan Hz. Nebi, göklerin ötesine ve hatta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar ulaşmıştı. Artık Cebrâil a.s’ın yükselebileceği yer sona ermişti. Ancak Hz. Peygamber daha da yukarılara bekleniyordu ve Rabbinin dilediği kadar yükseklere çıktı.

Mekke-i Mükerremeden Mescid-i Aksâ’ya olan yolculuğa “İsrâ”, göklere olan yolculuğa ise “Mi’râc” denmektedir. Nübüvvetin 11. Yılında Hz. Ali Efendimizin kız kardeşi Ümmü Hânî’nin evinde uyurken gerçekleşen bu olay, niçin direkt semaya gitmek yerine önce Mescidi Aksaya uğramayı gerektirmişti? Bugün daha net anlaşılıyor gibi.

Allah Rasulü miraçtan dönerken bazı hediyelerle gelmişti. Sabah görüp yaşadıklarını ilk ümmü Hânî’ye anlattı. Tabi ümmü Hani henüz iman etmemişti ve peygamber a.s’a “bunu insanlara anlatmayacaksın değil mi?” Diyerek şaşkınlığını ifade etmişti. Olay gerçekten çok büyüktü ve buna ancak iman edenler inanabilirdi. Öyle de oldu.

Mi’rac mucizesini duyan Ebu Cehil aradığı fırsatı bulmuş gibiydi. “Yıllardır biz Muhammed delidir diyorduk, şimdi herkes anlayacak” diyerek ortalığa düştü.  Hz. Peygambere gidip, Mirac’ı bana da anlatır mısın dedi. Allah rasulü ona da tüm gördüklerini anlattı. Öyle ki iki gün sonra gelecek kervanın başındaki siyah deveden bile bahsetti. İnananlar için bir imtihan olan bu hadiseye Ebu Bekir r.a “o söylüyorsa doğrudur” diye karşılık vermiş ve “sıddıklık” makamına ulaşmıştı.

Hz. Peygamber semada Rabbinin nimetlerine gark olmuş, cennet ve cehennemi müşahade etmişti. Dönerken ise ümmetine Rabbinden bazı hediyeler alıp getirmişti. Bakara suresinin son iki ayeti bunlardan biriydi. İman esaslarından bahsederek başlayan bu ayetler, peygamberin ve tüm müminlerin bu esaslara iman ettiğinden ve peygamberler arasında hiçbir ayrım gözetilmediğinden bahsediyor; sonunda da dua ve yakarışlarla bitiyordu.

Bir diğer hediye ise şirk koşanlar haricinde tüm müminlerin bağışlanabileceği müjdesiydi. Sevgili peygamber şefaatini, ümmetinin büyük günahkarlarına tahsis ettiğini bildirirken bu müjdenin gereğini mi yapıyordu acaba?

Üçüncü müjde ve hediye ise daha büyük bir şeydi. Müminleri rableriyle bir araya getiren, halini arz etme ve Rableriyle konuşma imkânı sunan bir randevu ve buluşmaydı. Günün belli saatlerinde yapılan bir çağrı üzerine bütün müminler Allahın huzuruna koşacak ve bir nevi miraca yükselecekti. İşte bu müjde ve hediye namazdı. Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Nebinin Mirâc bahrinde ifade ettiği üzere:

Sen ki mi'râc eyleyûp ettin niyâz

    Ümmetin mi'râcını kıldım namaz.

Her kaçan kim bu namazı kılalar

     Cümle gök ehli sevabın bulalar

Çünkü her türlü ibadet bundadır

     Hakk'a kurbiyetle vuslat bundadır.

Namaz müminin miracı olmuştu. Kulun Rabbine en yakın olduğu yer secde halidir. Secdede bolca dua edin buyuran Hz. Nebi; secdeye her inişte bir yükselişin ve göklere yakınlaşmanın olduğunu ifade ediyordu bizlere.

Miraç, sıkışan ve daralan kulun Rabbinden her an bir kolaylık gelebileceğinin göstergesi olmuştu. İmanının gereğini yapanlara sıddıklık makamını müjdelemişti. Mescid-i Aksa ve çevresinin kıymetini 1500 yıl öncesinden anlatıp sahip çıkmaya teşvik etmişti.

Miraç, Hz. Peygamberin Cebrailden daha yükseklere çıkabileceğini gösterirken, insanın meleklerden üstün olabileceğini hatırlatmıştı bizlere. Allah, huzurunda duran peygamberine cenneti gösterirken, cehennemin varlığını ve orada bulunanların durumunu da göstermişti ki, azıp isyan etmesinler.

Miraç, her türlü günah için tevbe kapısının açık olduğunu, iman esaslarına peygamberler gibi yürekten inanmayı hatırlatmıştı. Bakara suresinin son ayetlerinde nasıl dua edileceğini öğretmeyi de ihmal etmemişti.

Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyleri boynumuza borç kılma! Bizi bağışla, ayıplarımızı ört ve bize rahmetinle muamele buyur! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın; artık inkârcı topluluğa karşı bize yardım et! Amin.

 

                                                           İSA AKBAŞ- YAĞLIDERE İLÇE MÜFTÜSÜ




Paylaşmayı Unutma!