Rabbinden aldığını getirmesiyle bilinen Cibril-i Emin, bu
kez getirmek için değil, götürmek için gelmişti. Yüce Allah, Kutlu risalet
görevini yaparken en yakınlarını kaybetmenin hüznüyle yanıp kavrulan ve yüreği
yorgun düşen Resulünü huzuruna almak ve rahatlatmak istiyordu.
Müşriklere karşı kendisine kol
kanat geren amcası Ebû Talip’i kaybetmenin şokunu henüz atlatamayan peygamber, imanla
ilk şereflenen, sâdık ve vefâkar yâri Hz. Hatice’yi de toprağa vermişti. Müşriklerin
acımasız işkenceleri ve boykotlarının ardından yaşadığı hüzün verici bu yıl “Senetü’l-Hüzn”
olarak isimlendirilmişti. Daralan gönülleri rahatlatacak ve peygamberinin
yüreğine su serpecek olan yüce Rabbi, onu huzuruna çağırmıştı. Burâk isimli
özel vasıta ile Rasulünü önce Mescid-i Aksaya, oradan da yedi kat göğe seyahate
çıkarmıştı.
Kur’an-ı Kerimin ifadeleriyle; “Bir
gece kendisine bazı ayetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram'dan,
çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ın şanı ne yücedir!
O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” (İsrâ, 1) şeklinde anlatılan
bu seyahat, çevresi mübarek kılınan ve Müslümanların ilk kıblesi olma şerefini
taşıyan Mescid-i Aksada kılınan namazın ardından başlamıştı. Allah’ın eşsiz
kudretiyle dönen hudutsuz galaksiler ve gök cisimlerinin fevkine çıkan Hz.
Nebi, göklerin ötesine ve hatta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar ulaşmıştı. Artık
Cebrâil a.s’ın yükselebileceği yer sona ermişti. Ancak Hz. Peygamber daha da
yukarılara bekleniyordu ve Rabbinin dilediği kadar yükseklere çıktı.
Mekke-i Mükerremeden Mescid-i
Aksâ’ya olan yolculuğa “İsrâ”, göklere olan yolculuğa ise “Mi’râc” denmektedir.
Nübüvvetin 11. Yılında Hz. Ali Efendimizin kız kardeşi Ümmü Hânî’nin evinde
uyurken gerçekleşen bu olay, niçin direkt semaya gitmek yerine önce Mescidi
Aksaya uğramayı gerektirmişti? Bugün daha net anlaşılıyor gibi.
Allah Rasulü miraçtan dönerken
bazı hediyelerle gelmişti. Sabah görüp yaşadıklarını ilk ümmü Hânî’ye anlattı.
Tabi ümmü Hani henüz iman etmemişti ve peygamber a.s’a “bunu insanlara
anlatmayacaksın değil mi?” Diyerek şaşkınlığını ifade etmişti. Olay gerçekten
çok büyüktü ve buna ancak iman edenler inanabilirdi. Öyle de oldu.
Mi’rac mucizesini duyan Ebu Cehil
aradığı fırsatı bulmuş gibiydi. “Yıllardır biz Muhammed delidir diyorduk, şimdi
herkes anlayacak” diyerek ortalığa düştü.
Hz. Peygambere gidip, Mirac’ı bana da anlatır mısın dedi. Allah rasulü
ona da tüm gördüklerini anlattı. Öyle ki iki gün sonra gelecek kervanın
başındaki siyah deveden bile bahsetti. İnananlar için bir imtihan olan bu
hadiseye Ebu Bekir r.a “o söylüyorsa doğrudur” diye karşılık vermiş ve
“sıddıklık” makamına ulaşmıştı.
Hz. Peygamber semada Rabbinin
nimetlerine gark olmuş, cennet ve cehennemi müşahade etmişti. Dönerken ise
ümmetine Rabbinden bazı hediyeler alıp getirmişti. Bakara suresinin son iki
ayeti bunlardan biriydi. İman esaslarından bahsederek başlayan bu ayetler,
peygamberin ve tüm müminlerin bu esaslara iman ettiğinden ve peygamberler arasında
hiçbir ayrım gözetilmediğinden bahsediyor; sonunda da dua ve yakarışlarla
bitiyordu.
Bir diğer hediye ise şirk
koşanlar haricinde tüm müminlerin bağışlanabileceği müjdesiydi. Sevgili
peygamber şefaatini, ümmetinin büyük günahkarlarına tahsis ettiğini bildirirken
bu müjdenin gereğini mi yapıyordu acaba?
Üçüncü müjde ve hediye ise daha
büyük bir şeydi. Müminleri rableriyle bir araya getiren, halini arz etme ve Rableriyle
konuşma imkânı sunan bir randevu ve buluşmaydı. Günün belli saatlerinde yapılan
bir çağrı üzerine bütün müminler Allahın huzuruna koşacak ve bir nevi miraca
yükselecekti. İşte bu müjde ve hediye namazdı. Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i
Nebinin Mirâc bahrinde ifade ettiği üzere:
|
Sen ki mi'râc eyleyûp ettin niyâz
|
Ümmetin mi'râcını kıldım namaz.
|
|
Her kaçan kim bu namazı kılalar
|
Cümle
gök ehli sevabın bulalar
|
|
Çünkü her türlü ibadet bundadır
|
Hakk'a
kurbiyetle vuslat bundadır.
|
Namaz müminin miracı olmuştu.
Kulun Rabbine en yakın olduğu yer secde halidir. Secdede bolca dua edin buyuran
Hz. Nebi; secdeye her inişte bir yükselişin ve göklere yakınlaşmanın olduğunu
ifade ediyordu bizlere.
Miraç, sıkışan ve daralan kulun
Rabbinden her an bir kolaylık gelebileceğinin göstergesi olmuştu. İmanının
gereğini yapanlara sıddıklık makamını müjdelemişti. Mescid-i Aksa ve çevresinin
kıymetini 1500 yıl öncesinden anlatıp sahip çıkmaya teşvik etmişti.
Miraç, Hz. Peygamberin Cebrailden
daha yükseklere çıkabileceğini gösterirken, insanın meleklerden üstün
olabileceğini hatırlatmıştı bizlere. Allah, huzurunda duran peygamberine
cenneti gösterirken, cehennemin varlığını ve orada bulunanların durumunu da
göstermişti ki, azıp isyan etmesinler.
Miraç, her türlü günah için tevbe
kapısının açık olduğunu, iman esaslarına peygamberler gibi yürekten inanmayı
hatırlatmıştı. Bakara suresinin son ayetlerinde nasıl dua edileceğini öğretmeyi
de ihmal etmemişti.
Rabbimiz! Unutur veya
yanılırsak bizi cezalandırma! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır
yük yükleme! Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyleri boynumuza borç kılma! Bizi
bağışla, ayıplarımızı ört ve bize rahmetinle muamele buyur! Sen bizim sahibimiz
ve yardımcımızsın; artık inkârcı topluluğa karşı bize yardım et! Amin.
İSA AKBAŞ- YAĞLIDERE İLÇE MÜFTÜSÜ